
Bornova’nın en seçkin semtlerinden birinde, Serhan Kaya’nın gümüş renkli Mercedes-Benz’i sessizce kayıyordu. Şubat ayının soğuk öğleden sonrasındaydı. 42 yaşındaki Serhan, uzun bir iş gününün ardından eve dönüyordu. Şehrin en prestijli finans şirketlerinden birinin sahibi, başarılı bir iş adamıydı. Ancak o gün, içindeki huzursuzluk onu eve erken dönmeye zorlamıştı. Belki de karısı Selin’in İzmir’den araması, seyahatini uzatacağını söylemesi ya da şehirdeki yalnızlığı onu bunaltmıştı. Ama en önemlisi, 5 yaşındaki oğlu Tuna’yı görme isteğiydi.
Malikaneye yaklaştığında, bahçenin kusursuz düzeni ve gül rengi taş duvarlar ona her zamanki gurur ve hüzün karışımını yaşattı. Her şey, Tuna’nın özel ihtiyaçlarına göre tasarlanmıştı. Serhan, oğluyla kaliteli zaman geçiremediği için kendini suçluyordu. Bu akşam, Tuna’yı tekerlekli sandalyesiyle bahçeye çıkaracak, yıldızları sayacak, birlikte çay içip Nasreddin Hoca hikayeleri anlatacaktı.
Ancak evin sessizliği ona garip geldi. Tuna’nın gülüşleri, evdeki yardımcıların telaşlı adımları yoktu. Koridorda ilerlerken, üst kattan boğuk bir inilti duydu. Merdivenlerin başına vardığında, o korkunç sesi tekrar duydu: Tuna’nın kesik kesik öksürüğü. Serhan’ın damarlarındaki kan dondu. Merdivenleri hızla çıktı, odasına ulaştığında kapıda asılı nazar boncuğu hafifçe sallanıyordu. Ancak oda boştu. Tuna yoktu. Devamı snraki syfada..